Çok kayıp çığlık yok
Hepsi acıyor tek tek gün ışıyınca
Siper edilmiş gece
Ter ve efkârla sızıyorsa
Yaramız da bizdendir
Ve ölüm de hep çirkef
Ya kitap açık kaldıysa
Kaçtıysa sesi şairin?
Ya mâzi mezarından fışkırıp
Kana kana içilebiliyorsa?
Yok bir ayıp
Kâfi bu ıstıraplı baht
Vaziyete münâsip kaçış
Demlenir elbet gönülden
time traveller
11 Mart 2017
YOK SÛRESİ
Etiketler:
edebiyat,
serdar ileri,
serdarileri,
şiir,
türk edebiyatı,
türkçe şiir
13 Şubat 2017
YORGANDIŞINA GİDEN
O kadar karanlık, o kadar ısrarcı ve musallat; Kibrini cakasının sarkık iktidarından alan, kadir kıymetten anlamaz bir soytarılık.
Aklımı kaybetmeden birkaç adım daha atıp, birkaç gün daha yaşamak konusunda bile kararsız kaldığımı düşünmeme sebep oluyor her yeni başlayan şey; Romanlar, filmler, gazete haberleri, mevsimler, aşklar.
Yorganın dışına çıkmak istemiyorum. Loş, rüyamın flû yüzlerini hatırlamama yardımcı oluyor. Loş, maksadını aşarak kasıklarımın arasına sızıyor. Islak kasvet çarpıyor pencereye, korku, taklit ediyor yorganın dışında, radyoaktif cazibesini kullanarak güneşin. İknâ olmak, çıplak tenimin suyla buluşması demek.
Bugün sokağa mı çıkacağım? Kediler mi seveceğim? Üzerinde ismimi taşıma şerefine erişen uzun kâğıt bardaklarda kahvemi içerken bir bankta üşüyecek miyim? Kimlerle paylaşabileceğim bu denli yalnızlığı? Kimler çıkıp üzerime parmağıyla çiğneyecek yalnızlıklarımı? Gururum ezilecek çöp konteynırında giderken dudak izim.
Ölü organizmaların milyonlarca yıl sonra şu cansız mankenlerde vücûda gelişini hissediyor vitrin camında izlediğim aksim. Gidebilmek, adımlarıyla işgâl ettikleri kaldırımların, egsozun, geleceksizliğin sınırında intihar edecek.
Peri masalıysa hâllenmişcesine sürtünüyor rüzgârda eşkâl bulmuş sûretiyle. Soğuk, sert, kaba temâsıyla tanışıyorum şehvetin. Yüzlerini seçemiyorum, yoksanmışlar. Işığı yutan cüsselerinin arasında eziliyorum.
Basıp geçerlerken etime yapışan gölgelerini temizliyor sağanak.
Kararmış, incinmiş kalkıp gitmek de var ya, yapamıyorum. Kararlı ve öfkeli sıçrayıp, neşeyle şarkı söyleyerek koşuyorum. Çarpıyorum. Düşürüyorum. Kanatıyorum. Uyandırıyor, meraklandırıyor, dinletiyorum. Varlığımı iğfâl eden soluklarına rağmen varıyorum!
Hedefim şefkâtli kollarında ısıtıyor. Hedefim sormuyor. Gözlerimi oyup çıkarmıyor. Hedefim ebedî bir düşten ibâret olduğunun farkında, boğmuyor.
Açım. Avlanamadım. Beton ve petrol çiçekleri açan bahçemde bile pixel kanseri metastaz yapmış. Yorgunum. Uyuyorum.
Kâbusum müşfik, elimden tutup çekiyor yorganımın dehlizlerine.
Aklımı kaybetmeden birkaç adım daha atıp, birkaç gün daha yaşamak konusunda bile kararsız kaldığımı düşünmeme sebep oluyor her yeni başlayan şey; Romanlar, filmler, gazete haberleri, mevsimler, aşklar.
Yorganın dışına çıkmak istemiyorum. Loş, rüyamın flû yüzlerini hatırlamama yardımcı oluyor. Loş, maksadını aşarak kasıklarımın arasına sızıyor. Islak kasvet çarpıyor pencereye, korku, taklit ediyor yorganın dışında, radyoaktif cazibesini kullanarak güneşin. İknâ olmak, çıplak tenimin suyla buluşması demek.
Bugün sokağa mı çıkacağım? Kediler mi seveceğim? Üzerinde ismimi taşıma şerefine erişen uzun kâğıt bardaklarda kahvemi içerken bir bankta üşüyecek miyim? Kimlerle paylaşabileceğim bu denli yalnızlığı? Kimler çıkıp üzerime parmağıyla çiğneyecek yalnızlıklarımı? Gururum ezilecek çöp konteynırında giderken dudak izim.
Ölü organizmaların milyonlarca yıl sonra şu cansız mankenlerde vücûda gelişini hissediyor vitrin camında izlediğim aksim. Gidebilmek, adımlarıyla işgâl ettikleri kaldırımların, egsozun, geleceksizliğin sınırında intihar edecek.
Peri masalıysa hâllenmişcesine sürtünüyor rüzgârda eşkâl bulmuş sûretiyle. Soğuk, sert, kaba temâsıyla tanışıyorum şehvetin. Yüzlerini seçemiyorum, yoksanmışlar. Işığı yutan cüsselerinin arasında eziliyorum.
Basıp geçerlerken etime yapışan gölgelerini temizliyor sağanak.
Kararmış, incinmiş kalkıp gitmek de var ya, yapamıyorum. Kararlı ve öfkeli sıçrayıp, neşeyle şarkı söyleyerek koşuyorum. Çarpıyorum. Düşürüyorum. Kanatıyorum. Uyandırıyor, meraklandırıyor, dinletiyorum. Varlığımı iğfâl eden soluklarına rağmen varıyorum!
Hedefim şefkâtli kollarında ısıtıyor. Hedefim sormuyor. Gözlerimi oyup çıkarmıyor. Hedefim ebedî bir düşten ibâret olduğunun farkında, boğmuyor.
Açım. Avlanamadım. Beton ve petrol çiçekleri açan bahçemde bile pixel kanseri metastaz yapmış. Yorgunum. Uyuyorum.
Kâbusum müşfik, elimden tutup çekiyor yorganımın dehlizlerine.
12 Temmuz 2010
düğümlenmeler
Daima korkular nakşediyor. Parmakuçlarını kemiriyor. Aynaya daha az bakıp, “tapınaktaki leoparlar”ı düşünüyor.
Kutsalın en tenha loblarına parkedip, yasak kapılardan geçiyor. Bunları öylesine rahat yapabiliyor ki, yanınıza gelip de kulağınıza soğuk nefesiyle isminizi fısıldayana dek varlığını farketmiyorsunuz bile.
Yokluğunu kullanıyor yakıt olarak.
Hırçınlaşıyorsunuz ister istemez. İstemeseniz de seviveriyorsunuz, anlamasanız da kabullendiğiniz gibi.
Kolay.
Yükseksesle çektiği söylevlerin esiri olunca bir iki adımda kaçabilmeyi hayal ediyorsunuz. Hayal edebildiğiniz yegâne şey bu olduğu için ya da acı çekmenin de bir erdem olabileceğini düşünmediğiniz için.
Şehrin merkezine yerleşiyor. Kalbine. Hücrelerinin ruhunuza –evet, bir ruhunuzun olduğu ve temâs edilebileceği gerçeği de ürkütüyor, lâkin- bu temas edişini nasıl pazarlayabileceğinizi öğreniyorsunuz Zamanla.
Arsız. Israrcı. Zoraki.
Hazır-duruşlar, maaşlı rûyalar, refleks ninniler, ilânihaye bir çeşitliliğin vakur, nimetlerinden faydalanmaya niyetli içgüdüleriniz sizi İnsan yapmaya yetebiliyor.
Huzur, muadili olmayan bir element,
sebepsiz bir karantina hâlini alınca
dudaklarınızda mesut bir tebessüm
ân’ın melekleriyle sarmaşdolaş oluveriyorsunuz…
Oluş’a dair nükseden travmalarla dolu ceplerini arka koltuğa boşaltıp, en nâdir mısraların yetiştiği coğrafyalara doğru son sürât uzaklaşıyor.
Kutsalın en tenha loblarına parkedip, yasak kapılardan geçiyor. Bunları öylesine rahat yapabiliyor ki, yanınıza gelip de kulağınıza soğuk nefesiyle isminizi fısıldayana dek varlığını farketmiyorsunuz bile.
Yokluğunu kullanıyor yakıt olarak.
Hırçınlaşıyorsunuz ister istemez. İstemeseniz de seviveriyorsunuz, anlamasanız da kabullendiğiniz gibi.
Kolay.
Yükseksesle çektiği söylevlerin esiri olunca bir iki adımda kaçabilmeyi hayal ediyorsunuz. Hayal edebildiğiniz yegâne şey bu olduğu için ya da acı çekmenin de bir erdem olabileceğini düşünmediğiniz için.
Şehrin merkezine yerleşiyor. Kalbine. Hücrelerinin ruhunuza –evet, bir ruhunuzun olduğu ve temâs edilebileceği gerçeği de ürkütüyor, lâkin- bu temas edişini nasıl pazarlayabileceğinizi öğreniyorsunuz Zamanla.
Arsız. Israrcı. Zoraki.
Hazır-duruşlar, maaşlı rûyalar, refleks ninniler, ilânihaye bir çeşitliliğin vakur, nimetlerinden faydalanmaya niyetli içgüdüleriniz sizi İnsan yapmaya yetebiliyor.
Huzur, muadili olmayan bir element,
sebepsiz bir karantina hâlini alınca
dudaklarınızda mesut bir tebessüm
ân’ın melekleriyle sarmaşdolaş oluveriyorsunuz…
Oluş’a dair nükseden travmalarla dolu ceplerini arka koltuğa boşaltıp, en nâdir mısraların yetiştiği coğrafyalara doğru son sürât uzaklaşıyor.
Etiketler:
doğaçlama,
edebiyat,
günlük,
hikaye,
improvisation,
karalama,
leopar,
metin,
öykü,
serdar ileri,
serdarileri,
şiir,
türk edebiyatı