30 Haziran 2006

düzensiz ordu

düzensiz bir ordu gibiyiz şimdi. varlığımızı saçtığımız kent dalgalanıyor. dudaklarımız çatlıyor. boğdurtulmuş bir şehzadenin cansız bedenine saklanıyorum çok eski.
küstah!..
yozlaşmaya bağışıklık kazanmış şu dumansı kalabalığın rahmine pusu kurmuş Hayat-Otlakçıları ve onların şakşakçılarıyla bile mutlu olmaya çaba göstermek dışında daha kaç adım ilerleyebileceğiz Kendimize?
Unut!
Unut tüm yazdıklarımı... adanmış-adanılmış aşkları...
Güz yağmurunu yudumluyorum kasıklarından. Saklı kentler, tenekeAdam’ın paslı dilinden dökülen basit bir şarkı adı gibi şimdi... "Güz Yağmuru.."

Belki de hiçbir şeyi basitleştiremediğimiz için bunca ayrılık.. bunca umutsuzluk...

neden olmasın?!...

izmir/istanbul 95-96

melekler/kentler

bir
çınar
dibine
çöküyorum
yıllardır gülüyorum sanki
yıllardır ölüyorum
bir diriliyorum bir ölüyorum

bu kentin gelenekleri
iklimlerle ve sahte meleklerle değişir!

bu toplum
alkışlarla ve ıslıklarla büyür

güzelliğin terkedildiği dudaklarda ıslanır


kadınlar...
kadınlar, bir kentin paslanmış ayçiçekleri
yani onlar, kirlenmiş düşlerinde bazen
neden öldürmüşlerdir kendilerini
güldiken aşk mektuplarında?

aynasız odamda
resmime bir kez daha bakıyorumöyle

yaşlıyım,
öyle gözüyaşlı...

izmir/istanbul 95/96

I
ücrada yüzümüzün paslı/su----kızgın/an’ı;
belki kurutulmuş lise günlüklerinin
“adın”ı aradığım yaprakları ve çok
geniş ve şehvetten uzak beklentilerle
konuşulamayan bakılan utkusal
cevheri çocukluğun! -yaralı...

çağrılmadan geldi akşamları
ıslak saçları, törpülenmiş tebessümüyle
ismini ararken boşlukta, yitirdiği kelimelerine rağmen mutlu
ve durağan.. alkolün iğdiş etmesiyle
günlerden Pazar
her yer kapalı
yağmur bi’ türlü yağmak bilmez
bir ses.. bir güz.. yeterdi.. yeter mi?
yeni imajların tükenmiş tonlarını kullanarak
bile kızmayı becermeyerek bağırmaya başladığımı
hatırlayamadan seyrelmiş söylem
yetmezdi başka bir şeyleri söylemeye...

bi kenara yazdık bunları
yağmur -neyse ki!- yağdı
sevildiğimi zannettim
dokunuşsuz yaz!gı ve geri dönmeyi isteyen
sıfatlardan soyunarak çerçevelenmiş
tarihi yanılgılar...

bırakıyorum “yaratıcılık” adına denediğim pratikleri
hiç bir içeriğe hiç bir biçem arıyorum

Yol pıhtılaşıyor yeni Bakış’ın ardında
güneş batarken
tutarsız.. kararsız.. sakar.. temas özürlü..

nasıl saklanabilir ki Hakikat!

siktir git” ritminde dans ederken
bir kedi ıslığı
saplandı ense köküme
uçuruma selam durdum
Güzel’e mıhlanırken açlık..

kargı/utanç/çöküş
aralarında nasıl bir bağlantı olsa da ağlasam
nasıl ağlasam Sır’lanmış ölüm arzusunu? Siktir Git!
elektriklİblis kusuyor şuurunu;
zaaflarında dikilmiş otlardan arınarak
vahşi çürük iğrenç
sesim-
-iz...
parazit var dizelerimde
bakışsız kadınlar
bedensiz erkekler
YOK ettim
YOK ettim
...

II

şu atmosfersde “grunge” fışkırıyor adsız
hiç bir Akdeniz.. lütufsuz, yekpare acılar türüyor
kara-yeşil maslarda..
kuşkusuz kuşkusuz kuşkusuz
o dayanılmaz köhnelikteki kentsel inancınız
süsleyecek kaba etlerinizi bu gece
tutku tünellerine saklanarak..
müzik olmasaydı
müzik olmasaydı
duymaz, görmezdim hiç birini
fısıltı uygarlığının gri suretleri
hep o olmak istediğim yalnızlığı yaşattı..
çünkü bir kadını nasıl tükürdüysem
bir erkeği öyle yaladım

bana yanlış yaptınız
yanlış ağladınız
işte o gün ıskaladık ölümü
hazzı kazıyarak duvara
>>>>>>>>>de-crashendo

29 mayıs 1993deü gsf izmir

23 Haziran 2006

ESKİ ŞİİRLER ESKİ MIRILTILAR

suskunluğu ödünç alıp
uyuyorlar işte
yer sarsılıyor..
körküre sarhoş!..

kaçıyorum –ne bahtsızlık, hem de bu gece!
uykum yok.. yudumluyorum anları..
yudum yudum şaraptan artan hazzı
bir sokak iti
hadım ediyor
13/Şubat-1997 İzmir-GSF/Alsancak

bu sefer kan keser kanatlarım gidersem
gidersem rakseder maskeler yüreğim kanser
bir dil sürçmesi gibi yaşanır aşk
bir gündüşüdür
bir gül düşürülür
söner ışıklar

23/Ekim/1995 İzmir-GSF/Kantin 15:30

Elinden mi düşüreceksin böyle? Kırmızıyla yaz adımı ve çek git üzerimden. Hızlanıyorum. Kapandım avuçlarına.. Hızlanıyorum..
zavallılığımızı kusuyorum aslında
istemiyorum birikmişliğini cinnetin ten arifesinde..
neden terkedip gitmiyoruz ki! Neden istemsiz böyle kış? Ellerim, haykırıyor
dudaklarım kuru
inancım yok mu dersin, neden eskitilmiş hüznünü yokluyor böylesine kılıçlar? Darbeler? Kaldırımlara resmedilen
kelle avcılarının o dakik sevdâları, ihânetleri.. ve illâ ki kehânetleri..
izin kalır mı sanıyorsun hâlâ?
dar, ışıksız
komik bir viraj bu
etimin üzerinde
beklemeye başlamadan yaz---dığın hayaller..
bu kez
dağılıp gideceğimizden de korkuyoruz..
belli ki bir yerlerde anlamıştık yaptığımız hataları. Kılıçlar
kaltaklar.. âniden kemâle ermeler.. böyle beceriksiz bir yapılanma anlama dair..
ihtirâsa dair..

keşfetmekten çıkıp, karanlığın
gereksiz bir yerinde, Ân’ın
muhatabı olmayan, halkın
arzıdır tanrıya..

anlaşılmaz bir bütünü temsil edecek bundan böyle
bu kapalı “îmâ” fırtınası dilimdeki..

bu bulanık iklim
sebeplenecek aşkın masalsı inisiyatiflerini

herkese yetecekse madem
dokunuşsuzluğun,
mor hırkanın derinlerinde
saklanacaksan daha tarihten
ve Bizden
ve evinden
ve gelecekten
körleşmeyi kaldırabiliyorsa ruhun
ruhum alınmayacaktır
bundan böyle
her basit
ize..

(bunu kime, ne zaman niye yazdığımı bilmiyorum ama iyi kızmışım herhalde! Hoşuma gitti, paylaşayım dedim şu müphem cemaatle..)

Ân'a dair fısıltılar...

havaların kötü gitmesine mi alışmam gerekiyor yoksa hayatın bir yerlerinde enkaz halinde kalıp tekrar teşekkül edişini tâkip etmenin dayanılmaz yoruculuğunda yenilenmek mi, bilemiyorum..
işte böyle zamanlarda sadece esrimenin ve mastor ruhların ehemmiyeti ortaya çıkıyor!
herkeste bir bunaltı, herkeste bir kıyâmet beklentisi...
herkesin ortalıklardan kaybolmaya çalışması gibi.. "neden?!?!?!?!?!"
bir şeyler paylaşabilmenin bu kadar zor olduğu bir zamanda, kelimelerle yaşanan hazların ve tatminlerin ötesinde ne mânâsı var Hayatın?!
Bilmiyorum.. Herkes kendince haklı..
mı acaba?
bundan pek emin olamıyorum..
elime kâğıdı kalemi alıp yollara düşme arzusunun yerini ne tutabilir ki?!

FLANEUR RUHLAR!
FLANEUR RUHLAR!
Ah Baudlaire amca.. Aaah!..
Okul zamanlarını özledim. İzmir'in karabiber ağaçları altındaki o derme çatma barakalarından nefret ederek de olsa yaşadığım günleri.
mutlaka bir anlamı olmalıydı bunların; oluyordu da!..

sonra yazgıyı düşündüm. yazgının geçişkenliğini.. yazgının elden ele dolaşabilmesini.. yazgının tanrısal-ötesi bir kimliği oluşunu.. unutabilmenin imkânsızlığını.. unutarak çoğalmanın alfabesinin yapraklarından sararak tüttürdüğümüz insanın en dibine, en temeline menzilli yalnızlıkları.. bir tür sosyal olabilme edimlerini..
düşünerek kolladığım fırsatlardan olmaktansa paranoyalarımla edindiğim tecrübelerimi sahiplendim..

bekledim..

hâlâ da bekliyorum.. bekleyişlerin süslü esvâplarını kuşanan kalabalıkların rutinlerinden besleniyormuş gibi yaparak kendime ıssız, tâli bir yol çiziyorum. böylece kundağıma gizlenmiş mecazları daha kolay ortaya çıkarabileceğimi zannediyorum..

neyin gerçek neyin gerçek ötesi olduğunu bile hatırlamıyorum..
bol bol inatlaşıyorum tabiatla.. tabii, tabiat da benimle dalgasını geçmekten alıkoyamıyor kendisini.

şu an içimden geçen bunlar!

01 Haziran 2006

parkın ıssızlığında

parkın ıssızlığında
karşılaştığım yok çiçeklerini görünce
sonuna kadar kokladım..
iştahlı bir boşluk
vücûdageldi.. lâkin maharet
hücrelerimde hissetmekti
imkânsızı...
imkânsızlık şehre feyk atan
pek süslü bir fahişeydi aslında
maksat ayak alışsın
şiirimiz biraz şen olsun
diye, üzerine aldığı
kaldırımlar dolusu ağırlığını
insanlığın,
kahramanca bir edâyla taşırdı
mâlum neticeye...

apansız aşk hatırlanır
apansız fütüristik bir cemaat
şehri sahipleniverir dibinden
olmayacak bir şey değil,
kaybedilen yılların muhasebesini tutmadan
kör vantriloğun dile geldiği
serin yaz akşamlarında
bir kadeh rakı
eşliğinde depreşen eşkıya yürekli

birdenbire

birden bire
baht dönebilir aramızda
sen öylesine erkek
şahlanır
ve ben öylesine kibar
yok olurum ki,
yeri gelince
şiddet un ufak olur
düş bile
olur
yatağımı paylaşır
yeri gelince
olur a,
pıhtılaşır lâf
olur a,
seçemez gül toprağını
dokundukça silinir
dokundukça unutulursun


tanrının alelâde çizeceği
kâh siyah
kâh beyaz
bir renksizlik olursun...

mevcut ölümlerdeki söz
buruşur
ki ebruli bir
yazı kalır
dudağında...