08 Ocak 2010

UNUTKAN PUSULA

Köşelerimiz var ve bu köşeler çok yuvarlak; Yuvarlaklarımızın köşeli olduğu kadar! Ziyadesiyle kararlılığımız yok… Kararsızlığımız üzerinden iklimlere müdahale eder gibi yapıyoruz. Işığı keşfederken mutlu muyuz? Mutluluğu en Hakikî temellerinden yakalayıp ender bulunan yanlarımıza yeniden yapıştırıveriyoruz. Zaman alıyor acımak.


Bir devrim yaratıyoruz da farkında bile değiliz. Kimseye söyleyecek sözümüz yok. Sözsüz bir radyo oyununun çok gürültülü kahramanları olarak başkalaşıyoruz. Önümüze engeller diziyoruz. Engellerimizle varoluyoruz.


Tabii ki Ben demeye dilimiz kolay varıyor. Elbette mütemadiyen yalnızız ve bundan korkarak Varoluşu sorguluyoruz.


Güncel’in dilini Tarihselin dilinden ayırmaya çalışmıyoruz. Mukallitlerimize sımsıkı sarıldığımızdan, Asıl’ın Hikmetini fark edemiyoruz. Mahcubuz Kendiliğimize karşı.


Efkârımız bacakaralarında, dilde ya da gelecekte saklı. Kahramanlıklar taslıyoruz ve basitleşmenin hürriyetinden müstesna bir Akla sığınıyoruz. Yüce Akıl! Çık içimden! Çık git ve al o ıstırabı benden, derken sıfatlar güzellik ilminin çatısına konuveriyor.


Yepyeni bir gün başlıyor. Ziyan olup batıyor. Batarken çok can acıtıyor. Derine, en derine işliyor Zaman.


An tünelinden geçip, Mut boğazına varıyoruz.


Sepya bir kışgüneşi ya da ıssız bir Anlam yığını yaratıp inanıyoruz. Çok zavallıca geliyor ama oyunun son demlerinde kafalarımız karışıyor.


En güzeli bu kafa karışıklığına son verebilmek…




Ne diye bu müzmin umutsuzluğa toslayıp duracağız ki her gün!? Ne diye ellerimizi açıp gökten yağacak bereketi bekleyeceğiz!


Siz de küçükken saatlerin, pusulaların içini açıp kurcalar mıydınız?