time traveller
04 Eylül 2026
…catcher in the ‘ray’..
yokken kıvrımına şişindiğinde puslan!
fırsatın sislenmesin
küf ol
benim gibi saçmalama!
onlardan olmaktan gocunurken osuran sıfatında ekşiyen
aşılmamış nâmeler sıçan pısırık tohumundan bir nebze benzese bize
kibrimize felâket dolayan o kahramanları koynumuza almazdık
açılma sez
çek düşünü
uzat aboneliğini
pes
soslu sonsuzluk
bir gün biz
bir gün ben
olacağından değil
yok
ülke
yok
kimlik
gelmeden gitmeyi öğrenen çocukların ruhlarında istasyon nihayet
çat pat rahatıma batan metaforları çözerken etime işlemen
sıfatsızlık âbidesi
düş önümden toryum kompostosu
bak şehir de seni öğütmez ya bu saatten sonra
rahatın batar götüne sığmazsın ebenin amına
çağırma
çağlanmadan attır sihrini
yavşaklığın muhteşem!!!
şiirin şirk döşeli masif niyetine çöken yarım akıllı bir……..
…….bir ilke sorunu bu, kıyamet rengi
Çivit. Göt kokusu. Farz döngüsü katı inak.
Dur bi!
Duruk korkunun temeli bu, ağla
Son model yankı odalarında
N’olcak sanki
Kimse senden olmuyorsa yaşlanınca…
09 Şubat 2024
İÇİNDEKİ KAPLUMBAĞALAR
İçindeki kaplumbağaların gülümsediğini duy
ve sarılarak uyumaya çalış.
Çoğu dudak okur
ve rüyalarında konuşurlar.
En güzeli, iç dünyaları çok basit
yalnız ve mutludurlar, o sert kabuklarının içinde.
Bir kahve yap kendine
geceler uzun, aşklar kısa, ten kayıp
bir kıtanın son mısrasından girip
sözsüz bir oyunun dehlizlerinde şarkı söyleyerek
otuzbir çektiğini bile kanıtlar tarih
çok istersen bu da olur;
rezalet ve hikmet
içiçe geçip
çelme takarlar anlama
anlamazsın
Etiketler:
edebiyat,
serdarileri,
şiir
YOK DURUM
kaydığım yer şehirdi, urdu
kucağım toprak yüreğim çamur
zihnim kızgın taştan seğirtip şehveti
muhtaç bir aslanın ağzına tıkıyordu
duyulmadım dediğimde kimsenin
eti etine sığmıyordu
dudağımız durak bilmez, ıslak
uzun hazzına zimmetleniyordu
tam o zamanlardı
devlet kendini beğenirken
kitle kibrinden külfete tapıyordu
mütereddit egzamalar başkentindeki
kavruk memelerini
emmeden geçen kurak bereket
kendi etrafından
zafersiz dönüyordu
biz takılmazken bunlara
nicedir hâlleri
yoka sapan o kunt bakış
tepetaklak muradına
hâdsiz sevgisini iletiyordu
işine mi geliyordu
içine mi dönüyordu
kafasına göre sulak bir
nimeti geri tepiyordu
simetrik kaygan dibine
imgeler düzüyordu
galiba hayat
inadına vuruyordu
hadi şimdi çullan
kullan dudaklarını yakmak yalanlamak
için için içini
sökesi gelen
uygarlığın acı dilini
şehri kusarken
susmam için yalvarırken
ölümle yarışırken
ödüm bokuma karışırken
yanmak demiş miydim
yoktan var olmazken?
23 Mart 2020
KAYGI
hadi çağırmayalım birbirimizi
biraz çağrılmayalım da uslanalım
rengimiz otursun
biraz canımız acısın
dudaklarımız demlensin
bakınca unutuyoruz
sıfat at bana
bana sıfat at
bedensiz
asfaltlarımız
sulansın
kasvetle eğlendir
kıskandır iskeletine binen
yalanla avladığın benliği
hiç gibi peçelendir
ipliğin sızlasın
ıssızın konuşurken
muhasebe edilsin
istiflenmiş yüreğin
ıssızdan korkmadan
hadi avlan biraz
ufkuna leylek giymiş
eski usûl keyfini keşfet
biraz çağrılmayalım da uslanalım
rengimiz otursun
biraz canımız acısın
dudaklarımız demlensin
bakınca unutuyoruz
sıfat at bana
bana sıfat at
bedensiz
asfaltlarımız
sulansın
kasvetle eğlendir
kıskandır iskeletine binen
yalanla avladığın benliği
hiç gibi peçelendir
ipliğin sızlasın
ıssızın konuşurken
muhasebe edilsin
istiflenmiş yüreğin
ıssızdan korkmadan
hadi avlan biraz
ufkuna leylek giymiş
eski usûl keyfini keşfet
11 Mart 2017
YOK SÛRESİ
Çok kayıp çığlık yok
Hepsi acıyor tek tek gün ışıyınca
Siper edilmiş gece
Ter ve efkârla sızıyorsa
Yaramız da bizdendir
Ve ölüm de hep çirkef
Ya kitap açık kaldıysa
Kaçtıysa sesi şairin?
Ya mâzi mezarından fışkırıp
Kana kana içilebiliyorsa?
Yok bir ayıp
Kâfi bu ıstıraplı baht
Vaziyete münâsip kaçış
Demlenir elbet gönülden
Hepsi acıyor tek tek gün ışıyınca
Siper edilmiş gece
Ter ve efkârla sızıyorsa
Yaramız da bizdendir
Ve ölüm de hep çirkef
Ya kitap açık kaldıysa
Kaçtıysa sesi şairin?
Ya mâzi mezarından fışkırıp
Kana kana içilebiliyorsa?
Yok bir ayıp
Kâfi bu ıstıraplı baht
Vaziyete münâsip kaçış
Demlenir elbet gönülden
Etiketler:
edebiyat,
serdar ileri,
serdarileri,
şiir,
türk edebiyatı,
türkçe şiir
13 Şubat 2017
YORGANDIŞINA GİDEN
O kadar karanlık, o kadar ısrarcı ve musallat; Kibrini cakasının sarkık iktidarından alan, kadir kıymetten anlamaz bir soytarılık.
Aklımı kaybetmeden birkaç adım daha atıp, birkaç gün daha yaşamak konusunda bile kararsız kaldığımı düşünmeme sebep oluyor her yeni başlayan şey; Romanlar, filmler, gazete haberleri, mevsimler, aşklar.
Yorganın dışına çıkmak istemiyorum. Loş, rüyamın flû yüzlerini hatırlamama yardımcı oluyor. Loş, maksadını aşarak kasıklarımın arasına sızıyor. Islak kasvet çarpıyor pencereye, korku, taklit ediyor yorganın dışında, radyoaktif cazibesini kullanarak güneşin. İknâ olmak, çıplak tenimin suyla buluşması demek.
Bugün sokağa mı çıkacağım? Kediler mi seveceğim? Üzerinde ismimi taşıma şerefine erişen uzun kâğıt bardaklarda kahvemi içerken bir bankta üşüyecek miyim? Kimlerle paylaşabileceğim bu denli yalnızlığı? Kimler çıkıp üzerime parmağıyla çiğneyecek yalnızlıklarımı? Gururum ezilecek çöp konteynırında giderken dudak izim.
Ölü organizmaların milyonlarca yıl sonra şu cansız mankenlerde vücûda gelişini hissediyor vitrin camında izlediğim aksim. Gidebilmek, adımlarıyla işgâl ettikleri kaldırımların, egsozun, geleceksizliğin sınırında intihar edecek.
Peri masalıysa hâllenmişcesine sürtünüyor rüzgârda eşkâl bulmuş sûretiyle. Soğuk, sert, kaba temâsıyla tanışıyorum şehvetin. Yüzlerini seçemiyorum, yoksanmışlar. Işığı yutan cüsselerinin arasında eziliyorum.
Basıp geçerlerken etime yapışan gölgelerini temizliyor sağanak.
Kararmış, incinmiş kalkıp gitmek de var ya, yapamıyorum. Kararlı ve öfkeli sıçrayıp, neşeyle şarkı söyleyerek koşuyorum. Çarpıyorum. Düşürüyorum. Kanatıyorum. Uyandırıyor, meraklandırıyor, dinletiyorum. Varlığımı iğfâl eden soluklarına rağmen varıyorum!
Hedefim şefkâtli kollarında ısıtıyor. Hedefim sormuyor. Gözlerimi oyup çıkarmıyor. Hedefim ebedî bir düşten ibâret olduğunun farkında, boğmuyor.
Açım. Avlanamadım. Beton ve petrol çiçekleri açan bahçemde bile pixel kanseri metastaz yapmış. Yorgunum. Uyuyorum.
Kâbusum müşfik, elimden tutup çekiyor yorganımın dehlizlerine.
Aklımı kaybetmeden birkaç adım daha atıp, birkaç gün daha yaşamak konusunda bile kararsız kaldığımı düşünmeme sebep oluyor her yeni başlayan şey; Romanlar, filmler, gazete haberleri, mevsimler, aşklar.
Yorganın dışına çıkmak istemiyorum. Loş, rüyamın flû yüzlerini hatırlamama yardımcı oluyor. Loş, maksadını aşarak kasıklarımın arasına sızıyor. Islak kasvet çarpıyor pencereye, korku, taklit ediyor yorganın dışında, radyoaktif cazibesini kullanarak güneşin. İknâ olmak, çıplak tenimin suyla buluşması demek.
Bugün sokağa mı çıkacağım? Kediler mi seveceğim? Üzerinde ismimi taşıma şerefine erişen uzun kâğıt bardaklarda kahvemi içerken bir bankta üşüyecek miyim? Kimlerle paylaşabileceğim bu denli yalnızlığı? Kimler çıkıp üzerime parmağıyla çiğneyecek yalnızlıklarımı? Gururum ezilecek çöp konteynırında giderken dudak izim.
Ölü organizmaların milyonlarca yıl sonra şu cansız mankenlerde vücûda gelişini hissediyor vitrin camında izlediğim aksim. Gidebilmek, adımlarıyla işgâl ettikleri kaldırımların, egsozun, geleceksizliğin sınırında intihar edecek.
Peri masalıysa hâllenmişcesine sürtünüyor rüzgârda eşkâl bulmuş sûretiyle. Soğuk, sert, kaba temâsıyla tanışıyorum şehvetin. Yüzlerini seçemiyorum, yoksanmışlar. Işığı yutan cüsselerinin arasında eziliyorum.
Basıp geçerlerken etime yapışan gölgelerini temizliyor sağanak.
Kararmış, incinmiş kalkıp gitmek de var ya, yapamıyorum. Kararlı ve öfkeli sıçrayıp, neşeyle şarkı söyleyerek koşuyorum. Çarpıyorum. Düşürüyorum. Kanatıyorum. Uyandırıyor, meraklandırıyor, dinletiyorum. Varlığımı iğfâl eden soluklarına rağmen varıyorum!
Hedefim şefkâtli kollarında ısıtıyor. Hedefim sormuyor. Gözlerimi oyup çıkarmıyor. Hedefim ebedî bir düşten ibâret olduğunun farkında, boğmuyor.
Açım. Avlanamadım. Beton ve petrol çiçekleri açan bahçemde bile pixel kanseri metastaz yapmış. Yorgunum. Uyuyorum.
Kâbusum müşfik, elimden tutup çekiyor yorganımın dehlizlerine.
30 Kasım 2013
Çabuk Kâtip
aç bîçare çivilendiğin çıkının aklınsa
aklın uçkuruna temâs etmeden
emsin o sinsi nefesi,
defetsin gerisingeri sinesine;
o pek enfes iffetlerine halel gelmesin!..
soğumaya başlarken al
dudakların titreyecek, alınyazın kanayacak
âfakı seyrine sığmayan
alelacele bir sefâ peydâh olacaktır..
hani sende de olurmuş
olduğunu saklamaz
olmadığını söylemezmişsin ya,
belki ihtiyacın olduğundan
yani olduramadığından yana derde düşüp
o en olgun mağlûbiyet hissinden mağrur çıkarmışsın…
tam o zamanlar!
her sürçmenin bir lâtifeye tekâbül edebildiği me’al!
hadi sen de ol
saklan olduğunun ardına
Olma!
göm sesini,
muhtac olma kelâma..
eşkâline ibret olan ayna
sırrını ışığa saklamış!...
30kasım2013cumartesi.yeldeğrimeni
aklın uçkuruna temâs etmeden
emsin o sinsi nefesi,
defetsin gerisingeri sinesine;
o pek enfes iffetlerine halel gelmesin!..
soğumaya başlarken al
dudakların titreyecek, alınyazın kanayacak
âfakı seyrine sığmayan
alelacele bir sefâ peydâh olacaktır..
hani sende de olurmuş
olduğunu saklamaz
olmadığını söylemezmişsin ya,
belki ihtiyacın olduğundan
yani olduramadığından yana derde düşüp
o en olgun mağlûbiyet hissinden mağrur çıkarmışsın…
tam o zamanlar!
her sürçmenin bir lâtifeye tekâbül edebildiği me’al!
hadi sen de ol
saklan olduğunun ardına
Olma!
göm sesini,
muhtac olma kelâma..
eşkâline ibret olan ayna
sırrını ışığa saklamış!...
30kasım2013cumartesi.yeldeğrimeni
Etiketler:
2013,
anlatı,
çabuk katip,
edebiyat,
istanbul,
katip,
serdar ileri,
serdarileri,
şair,
şiir,
yazın
10 Ağustos 2013
içinde mi ıslak mı ne!
içinde mi ıslak mı ne!
nereden kime bu kaltak sohbet anlamadın mı hâlâ?
Ve hâlâ o bulanık ışığın bedenini yansıtamayacak denli cılız olduğunu?
Kurut
git
inanma
sağıldırlıdığına inandıramazlarsa yokolacak Dillenmişler.
ağulu mızraklarını ve demonik soluklarını kullanıyorlar
ferç etmek için.. hayır! felç olduğunuz kadar oldunuz.
zaten şiirlendiniz, kışkırdınız.. pahalı oyuncaklarınız
şakıyordu. dudaklarınızın arasından çığlığa dönüşüp…DÜŞÜRÜLDÜNÜZ.
Göremezdiniz. Göründürülemezdiniz.
ıskalandı ruh.
kanırtıldı eşkâl.
niyetin nimeti geçmediği
haris iktisadını soktuğun bir yer vardı, orada
kasıklarının altındaki ikinci çekmecede, egolarının altında
pırııııııl pırıl… karanlık. inkâr…
ve ne mecaz İhanetlere küfrettik
kapıldınız. en şiddetli medenî hâlinizle kurbanlar balosunaaaa!... Üç-iki-bir-ding-dong!
biraz kâinatınız var mıydı?
nesneler öznelere samimi davranmazsa
o potlaç potlaç bakan gözleriyle seni yutabilecekleri bir peri masalı
hayâl et haydi. sen de dene becerebilirsin, Hayâl Et!
Ötekine kilitlediğin kaderine yeni bir esvap bul.
ıssızında kucağında dursun.
Gitmeyin.. kalın burada. bu mısrada. en heyecanlı. vahşî. ketûm.
şeytanî meselelere girilmeyeyecekti burada. hani?
yine kelimelerinize benzediniz. likit.
ah o ne kurnaz nazâr
ne zahirî hüner
muhataplarımız çok malt ve derindeydiler. kapattıklarına kapanarak tapındılar. rahatsızdılar ve canları yanıyordu. susuzdular. ve Ben Diğeri isem, aksıyorsa zaman. ufalanıyorsa. ufaksak. minik. anne kucağı. ekmek kokusu. yalnız oyunlar?
nereden kime bu kaltak sohbet anlamadın mı hâlâ?
Ve hâlâ o bulanık ışığın bedenini yansıtamayacak denli cılız olduğunu?
Kurut
git
inanma
sağıldırlıdığına inandıramazlarsa yokolacak Dillenmişler.
ağulu mızraklarını ve demonik soluklarını kullanıyorlar
ferç etmek için.. hayır! felç olduğunuz kadar oldunuz.
zaten şiirlendiniz, kışkırdınız.. pahalı oyuncaklarınız
şakıyordu. dudaklarınızın arasından çığlığa dönüşüp…DÜŞÜRÜLDÜNÜZ.
Göremezdiniz. Göründürülemezdiniz.
ıskalandı ruh.
kanırtıldı eşkâl.
niyetin nimeti geçmediği
haris iktisadını soktuğun bir yer vardı, orada
kasıklarının altındaki ikinci çekmecede, egolarının altında
pırııııııl pırıl… karanlık. inkâr…
ve ne mecaz İhanetlere küfrettik
kapıldınız. en şiddetli medenî hâlinizle kurbanlar balosunaaaa!... Üç-iki-bir-ding-dong!
biraz kâinatınız var mıydı?
nesneler öznelere samimi davranmazsa
o potlaç potlaç bakan gözleriyle seni yutabilecekleri bir peri masalı
hayâl et haydi. sen de dene becerebilirsin, Hayâl Et!
Ötekine kilitlediğin kaderine yeni bir esvap bul.
ıssızında kucağında dursun.
Gitmeyin.. kalın burada. bu mısrada. en heyecanlı. vahşî. ketûm.
şeytanî meselelere girilmeyeyecekti burada. hani?
yine kelimelerinize benzediniz. likit.
ah o ne kurnaz nazâr
ne zahirî hüner
muhataplarımız çok malt ve derindeydiler. kapattıklarına kapanarak tapındılar. rahatsızdılar ve canları yanıyordu. susuzdular. ve Ben Diğeri isem, aksıyorsa zaman. ufalanıyorsa. ufaksak. minik. anne kucağı. ekmek kokusu. yalnız oyunlar?
Etiketler:
2013,
anlatı,
çabuk katip,
edebiyat,
istanbul,
katip,
serdar ileri,
serdarileri,
şair,
şiir,
yazın
30 Mayıs 2012
aşkanâme
Bu şehre köpekler isim yazar
Unutarak çoğalır kısmet
Rûyana saran alaca kıyamet
Cenneti ziyan eder
Ucu zihne dibi zehre sarar.
Kaldırımlar şehri ezberler
Işılsız âşıklar türkü söyler
Laf çalar ninniler ya,
Islanır nimet, tene değmez
Çekilir demir kuş, söz ürer..
Unutarak çoğalır kısmet
Rûyana saran alaca kıyamet
Cenneti ziyan eder
Ucu zihne dibi zehre sarar.
Kaldırımlar şehri ezberler
Işılsız âşıklar türkü söyler
Laf çalar ninniler ya,
Islanır nimet, tene değmez
Çekilir demir kuş, söz ürer..
Etiketler:
2013,
anlatı,
aşk,
çabuk katip,
edebiyat,
istanbul,
katip,
love,
serdar ileri,
serdarileri,
şair,
şiir,
yazın
10 Mart 2012
BALÇIĞA HİKÂYAT
Tırtıldır ya kiminde Elçi,
dil söner
El durur
bir gelgit olur,
kanatır Rahmini mühürleyerek
bir Sebep seçer:
Olmayı bilmediği için şaşırır.
Şaşkınken ağlar.
Ağlarken anlamaz.
Anlamadığı için büyütür içinde.
İçinden çıktığı yeri unutmayı bilir.
Unutamadığında dokunur.
Dokunduğunda büyüyen şeyler,
Ana kokusuna
benzer.
gelir dile
anlatır
anlatır da anlatır
Dilin Cevheri Arzu,
Kâinatın Ruhu Mâlum.
Şâirin Niyeti Aşk..
Niyete Hikmet gerektiğinden Aşk gelmez beri.
Hikmetine Sualler sorduğundan belki.
sonsuzdur saygısı Balçığa
topraktan gelirken başladık düşünmeye
giderken düşünmemek niye?
dil söner
El durur
bir gelgit olur,
kanatır Rahmini mühürleyerek
bir Sebep seçer:
Olmayı bilmediği için şaşırır.
Şaşkınken ağlar.
Ağlarken anlamaz.
Anlamadığı için büyütür içinde.
İçinden çıktığı yeri unutmayı bilir.
Unutamadığında dokunur.
Dokunduğunda büyüyen şeyler,
Ana kokusuna
benzer.
gelir dile
anlatır
anlatır da anlatır
Dilin Cevheri Arzu,
Kâinatın Ruhu Mâlum.
Şâirin Niyeti Aşk..
Niyete Hikmet gerektiğinden Aşk gelmez beri.
Hikmetine Sualler sorduğundan belki.
sonsuzdur saygısı Balçığa
topraktan gelirken başladık düşünmeye
giderken düşünmemek niye?
serdarileri
onmartikibinonikicumartesisıfırikiyirmisekiz
Etiketler:
2013,
anlatı,
çabuk katip,
edebiyat,
elçi,
istanbul,
katip,
serdar ileri,
serdarileri,
şair,
şiir,
tırtıl,
yazın
21 Aralık 2010
Kabahat kimsede değilse, acınmanın da anlamı kalmıyor. Daha önceki tüm inandıklarını çöpe atarak soldan saymaya başla. En çok güncel hayatın basiretsizliği yakacak canını. Unutup geçeceksin onu da nasılsa!
Durup dururken olmuyor tüm bunlar. Bakıyoruz, herkesin kendisine göre bir doğrusu var. Oysa aklın yolu bir değil miydi? Akıl yoksunluğu yaşayan koca Kitlelerin neresinden tutsak dağılıyorsa ne bok yiyeceğiz!?
Kurumsallaşmış ahlâksızlığın hayatımızı ele geçirdiği, yersizköksüzleşmiş bir toplumsal mizansen bu..
Kimsenin kimseye bir şey açıklama lüksü yok ya, rahatça kullanılabilir nesneler haline gelebiliyoruz birbirimiz üzerinde. "İnsan olma" kaygısı değil bu metazori "insancıllaştırma" kargısı! Tahakküm edebilme arzusu.
Kitonyen, doymaz bir Yok-Var'lık!
Durup dururken olmuyor tüm bunlar. Bakıyoruz, herkesin kendisine göre bir doğrusu var. Oysa aklın yolu bir değil miydi? Akıl yoksunluğu yaşayan koca Kitlelerin neresinden tutsak dağılıyorsa ne bok yiyeceğiz!?
Kurumsallaşmış ahlâksızlığın hayatımızı ele geçirdiği, yersizköksüzleşmiş bir toplumsal mizansen bu..
Kimsenin kimseye bir şey açıklama lüksü yok ya, rahatça kullanılabilir nesneler haline gelebiliyoruz birbirimiz üzerinde. "İnsan olma" kaygısı değil bu metazori "insancıllaştırma" kargısı! Tahakküm edebilme arzusu.
Kitonyen, doymaz bir Yok-Var'lık!
durulu/k
En duru günler nerede başlıyor ve insan en çok neden yalan söyleyiveriyor. Sabahların sabah olması halinden öte, can havliyle okşanmış birkaç söz dışında ne kalıyor?
2.
Hırçın. Böylesi olmasını kim isterdi!? Başını ne yana çevirsen “kimse” oluyorsun. Gittikçe yaşlanarak, başkalarına benzeyerek.. En çok da tirtirtitreyerek.
Bedensizleşmekten başka çare yok.
Zamana ayak uydurmaya mı çalışıyorsun? Seninle beraber değilim. Olman gerekmiyor, sadece olduğun yerden takip etsen yeterli.. Neden, iöin rahat etsin diye mi? Belki de.. Belki mi? Neden kendine bu kadar güveniyorsun? Uzun zaman oldu aslında.. Çok.. Özlemedin mi beni? Bilmem, hatırlamıyorum. Beni mi? Özlemeyi.. O da başka bir mesele aslında.. Ne yapacağız?
3.
Doğana ihanet etmeden dik dur.
Kafan karışacak, düşünmemeyi öğreneceksin. Simsiyah olacak sepia.
Etiketler:
2013,
anlatı,
çabuk katip,
duru,
duruluk,
edebiyat,
elçi,
istanbul,
katip,
serdar ileri,
serdarileri,
şair,
şiir,
tırtıl,
yazın
12 Temmuz 2010
düğümlenmeler
Daima korkular nakşediyor. Parmakuçlarını kemiriyor. Aynaya daha az bakıp, “tapınaktaki leoparlar”ı düşünüyor.
Kutsalın en tenha loblarına parkedip, yasak kapılardan geçiyor. Bunları öylesine rahat yapabiliyor ki, yanınıza gelip de kulağınıza soğuk nefesiyle isminizi fısıldayana dek varlığını farketmiyorsunuz bile.
Yokluğunu kullanıyor yakıt olarak.
Hırçınlaşıyorsunuz ister istemez. İstemeseniz de seviveriyorsunuz, anlamasanız da kabullendiğiniz gibi.
Kolay.
Yükseksesle çektiği söylevlerin esiri olunca bir iki adımda kaçabilmeyi hayal ediyorsunuz. Hayal edebildiğiniz yegâne şey bu olduğu için ya da acı çekmenin de bir erdem olabileceğini düşünmediğiniz için.
Şehrin merkezine yerleşiyor. Kalbine. Hücrelerinin ruhunuza –evet, bir ruhunuzun olduğu ve temâs edilebileceği gerçeği de ürkütüyor, lâkin- bu temas edişini nasıl pazarlayabileceğinizi öğreniyorsunuz Zamanla.
Arsız. Israrcı. Zoraki.
Hazır-duruşlar, maaşlı rûyalar, refleks ninniler, ilânihaye bir çeşitliliğin vakur, nimetlerinden faydalanmaya niyetli içgüdüleriniz sizi İnsan yapmaya yetebiliyor.
Huzur, muadili olmayan bir element,
sebepsiz bir karantina hâlini alınca
dudaklarınızda mesut bir tebessüm
ân’ın melekleriyle sarmaşdolaş oluveriyorsunuz…
Oluş’a dair nükseden travmalarla dolu ceplerini arka koltuğa boşaltıp, en nâdir mısraların yetiştiği coğrafyalara doğru son sürât uzaklaşıyor.
Kutsalın en tenha loblarına parkedip, yasak kapılardan geçiyor. Bunları öylesine rahat yapabiliyor ki, yanınıza gelip de kulağınıza soğuk nefesiyle isminizi fısıldayana dek varlığını farketmiyorsunuz bile.
Yokluğunu kullanıyor yakıt olarak.
Hırçınlaşıyorsunuz ister istemez. İstemeseniz de seviveriyorsunuz, anlamasanız da kabullendiğiniz gibi.
Kolay.
Yükseksesle çektiği söylevlerin esiri olunca bir iki adımda kaçabilmeyi hayal ediyorsunuz. Hayal edebildiğiniz yegâne şey bu olduğu için ya da acı çekmenin de bir erdem olabileceğini düşünmediğiniz için.
Şehrin merkezine yerleşiyor. Kalbine. Hücrelerinin ruhunuza –evet, bir ruhunuzun olduğu ve temâs edilebileceği gerçeği de ürkütüyor, lâkin- bu temas edişini nasıl pazarlayabileceğinizi öğreniyorsunuz Zamanla.
Arsız. Israrcı. Zoraki.
Hazır-duruşlar, maaşlı rûyalar, refleks ninniler, ilânihaye bir çeşitliliğin vakur, nimetlerinden faydalanmaya niyetli içgüdüleriniz sizi İnsan yapmaya yetebiliyor.
Huzur, muadili olmayan bir element,
sebepsiz bir karantina hâlini alınca
dudaklarınızda mesut bir tebessüm
ân’ın melekleriyle sarmaşdolaş oluveriyorsunuz…
Oluş’a dair nükseden travmalarla dolu ceplerini arka koltuğa boşaltıp, en nâdir mısraların yetiştiği coğrafyalara doğru son sürât uzaklaşıyor.
Etiketler:
doğaçlama,
edebiyat,
günlük,
hikaye,
improvisation,
karalama,
leopar,
metin,
öykü,
serdar ileri,
serdarileri,
şiir,
türk edebiyatı
26 Mayıs 2010
KAN SESİ
söze yapışan ışık
dudaklarımda danseden bıçak
şehrin uçsuz bucaksız yalnızlığına karşı demlenen kuşku
şu et duvarların gri hücrelerinde
niyetlerin bertaraf edildiği bir mevsimle
usulca süzülüyor
söz kalabalık bir yankı bırakıyor
dibinde unutuşun
hep bilinmezli bir denklemin
kırgın umuduyla soyunup
seyrediyor yok tenini korkak bir lisan…
hazır değiliz
değiliz inan
kahramanlar sıçrıyor kalemime
kalemimde kan sesi…
dudaklarımda danseden bıçak
şehrin uçsuz bucaksız yalnızlığına karşı demlenen kuşku
şu et duvarların gri hücrelerinde
niyetlerin bertaraf edildiği bir mevsimle
usulca süzülüyor
söz kalabalık bir yankı bırakıyor
dibinde unutuşun
hep bilinmezli bir denklemin
kırgın umuduyla soyunup
seyrediyor yok tenini korkak bir lisan…
hazır değiliz
değiliz inan
kahramanlar sıçrıyor kalemime
kalemimde kan sesi…
14 Mayıs 2010
OLMADIM
antilop da
hem savaş hem antilop ol bana
inanmadım
anlamadım da
hem inanç hem anlam ol bana
yara almadım
öldürmedim de
hem yara hem ölüm ol bana…
13 Mayıs 2010 Perşembe - Feneryolu
08 Ocak 2010
UNUTKAN PUSULA
Köşelerimiz var ve bu köşeler çok yuvarlak; Yuvarlaklarımızın köşeli olduğu kadar! Ziyadesiyle kararlılığımız yok… Kararsızlığımız üzerinden iklimlere müdahale eder gibi yapıyoruz. Işığı keşfederken mutlu muyuz? Mutluluğu en Hakikî temellerinden yakalayıp ender bulunan yanlarımıza yeniden yapıştırıveriyoruz. Zaman alıyor acımak.
Bir devrim yaratıyoruz da farkında bile değiliz. Kimseye söyleyecek sözümüz yok. Sözsüz bir radyo oyununun çok gürültülü kahramanları olarak başkalaşıyoruz. Önümüze engeller diziyoruz. Engellerimizle varoluyoruz.
Tabii ki Ben demeye dilimiz kolay varıyor. Elbette mütemadiyen yalnızız ve bundan korkarak Varoluşu sorguluyoruz.
Güncel’in dilini Tarihselin dilinden ayırmaya çalışmıyoruz. Mukallitlerimize sımsıkı sarıldığımızdan, Asıl’ın Hikmetini fark edemiyoruz. Mahcubuz Kendiliğimize karşı.
Efkârımız bacakaralarında, dilde ya da gelecekte saklı. Kahramanlıklar taslıyoruz ve basitleşmenin hürriyetinden müstesna bir Akla sığınıyoruz. Yüce Akıl! Çık içimden! Çık git ve al o ıstırabı benden, derken sıfatlar güzellik ilminin çatısına konuveriyor.
Yepyeni bir gün başlıyor. Ziyan olup batıyor. Batarken çok can acıtıyor. Derine, en derine işliyor Zaman.
An tünelinden geçip, Mut boğazına varıyoruz.
Sepya bir kışgüneşi ya da ıssız bir Anlam yığını yaratıp inanıyoruz. Çok zavallıca geliyor ama oyunun son demlerinde kafalarımız karışıyor.
En güzeli bu kafa karışıklığına son verebilmek…
Ne diye bu müzmin umutsuzluğa toslayıp duracağız ki her gün!? Ne diye ellerimizi açıp gökten yağacak bereketi bekleyeceğiz!
Siz de küçükken saatlerin, pusulaların içini açıp kurcalar mıydınız?
Bir devrim yaratıyoruz da farkında bile değiliz. Kimseye söyleyecek sözümüz yok. Sözsüz bir radyo oyununun çok gürültülü kahramanları olarak başkalaşıyoruz. Önümüze engeller diziyoruz. Engellerimizle varoluyoruz.
Tabii ki Ben demeye dilimiz kolay varıyor. Elbette mütemadiyen yalnızız ve bundan korkarak Varoluşu sorguluyoruz.
Güncel’in dilini Tarihselin dilinden ayırmaya çalışmıyoruz. Mukallitlerimize sımsıkı sarıldığımızdan, Asıl’ın Hikmetini fark edemiyoruz. Mahcubuz Kendiliğimize karşı.
Efkârımız bacakaralarında, dilde ya da gelecekte saklı. Kahramanlıklar taslıyoruz ve basitleşmenin hürriyetinden müstesna bir Akla sığınıyoruz. Yüce Akıl! Çık içimden! Çık git ve al o ıstırabı benden, derken sıfatlar güzellik ilminin çatısına konuveriyor.
Yepyeni bir gün başlıyor. Ziyan olup batıyor. Batarken çok can acıtıyor. Derine, en derine işliyor Zaman.
An tünelinden geçip, Mut boğazına varıyoruz.
Sepya bir kışgüneşi ya da ıssız bir Anlam yığını yaratıp inanıyoruz. Çok zavallıca geliyor ama oyunun son demlerinde kafalarımız karışıyor.
En güzeli bu kafa karışıklığına son verebilmek…
Ne diye bu müzmin umutsuzluğa toslayıp duracağız ki her gün!? Ne diye ellerimizi açıp gökten yağacak bereketi bekleyeceğiz!
Siz de küçükken saatlerin, pusulaların içini açıp kurcalar mıydınız?
30 Ekim 2009
FELEK
reddedilebilir bir uzaklıkta tutuyor acılar Bizi,
tözünden ayıran saflıkla Anlama küçük darbeler vuran
Ayışığından nesneler nakşediyor, ılık fakat netameli..
Sonra sokaklar doluyor.
sokaklar, ete kemiğe
inadına bir yeise
laftan anlamayan, unutkan,
terbiye edilmemiş bir yanıta dönüşüyor...
kadın esrik, adam keskin
en şuursuz yerinde bir şiirin
en uzun uykularına dalıyorlar.
An noksan, hayâl meyyâl..
şarabı kanayan kadehler
dudaklardan dudaklara misafir ediliyor
her akşam bu mısralarda;
gelip görmesi,
tadıp kaçması bedava..
eski kösnül meseleler çiseliyor
tinden tene ıslak bir serüven..
Aşk kaybediyor eşkâlini
gömüldüğü bedenlerde
ışıldıyor Aksi..
Güz unutuşu mesken tutuyor
Muhasebe edilebilir anılar ve
Çok değil, azlığa dair bir varsayımla..
Belki el mutlu olsun
Elin ele feleği deysin diye..
tözünden ayıran saflıkla Anlama küçük darbeler vuran
Ayışığından nesneler nakşediyor, ılık fakat netameli..
Sonra sokaklar doluyor.
sokaklar, ete kemiğe
inadına bir yeise
laftan anlamayan, unutkan,
terbiye edilmemiş bir yanıta dönüşüyor...
kadın esrik, adam keskin
en şuursuz yerinde bir şiirin
en uzun uykularına dalıyorlar.
An noksan, hayâl meyyâl..
şarabı kanayan kadehler
dudaklardan dudaklara misafir ediliyor
her akşam bu mısralarda;
gelip görmesi,
tadıp kaçması bedava..
eski kösnül meseleler çiseliyor
tinden tene ıslak bir serüven..
Aşk kaybediyor eşkâlini
gömüldüğü bedenlerde
ışıldıyor Aksi..
Güz unutuşu mesken tutuyor
Muhasebe edilebilir anılar ve
Çok değil, azlığa dair bir varsayımla..
Belki el mutlu olsun
Elin ele feleği deysin diye..
12 Temmuz 2008
aklım
bir et yığını aklım
kibirle boyalı kelimelerden uzak
şehre emanet edilen deliliği
usulca tutup
saklıyor
gri kıvrımlarında…
eksik bir nefreti tamamlıyor medeniyet
sahte melekelerinden uzak..
kibirle boyalı kelimelerden uzak
şehre emanet edilen deliliği
usulca tutup
saklıyor
gri kıvrımlarında…
eksik bir nefreti tamamlıyor medeniyet
sahte melekelerinden uzak..
10 Eylül 2007
..................bakış.............
biriktirdiklerimizin bulanık sularında mıyız
mutluluk mu arıyoruz yoksa kaçışımızın gölgesini mi? uyurken
uyandırıldım... gizli bir güçsatırların sonlarını görmemi engelleyenâdi bir akisbir nakış ve ötesi yokgen
laf ebelerinin mübarek avuçlarında mı dünyaya gelecek Hakikat? hadi canım, bu kadar yalan neden?
ıstırabı hissetmeden büyüyen çocuklar
büyüdüklerinde daha duyarsız ve dayanıklı mı olacaklar ki?!
kim için bu curcuna? kimler duruyor karşımızda?!
içine mi saklandım yoksa dışarısı mı daha güvenli, bilemiyorum.. o dolabın içinde ne var böyle karanlık maddeler falan mı yoksa hizaya getirilmemiş arzularla donanmış bir sessiz ordu mu bu denli korku? nasıl bir akış ki bu dilin tökezlemeksizin kendi varoluşuna doğru yitiveren..
hattı bulanık bir ufka bakarken oldu bunlartuhaf sözcükler
tanımsız timsahlar dansetti ilelebed
ve kılıçlar çekildive kilitlendi ten
artık yağmur yağmıştır artık mutluyuzdur..
...birileri "Gerçek"i biliyorsa ve eğer "Gerçek" bu kadar betonsu bir tabiata sahipse, reddedilince ne diye yok olsun?!?
mutluluk mu arıyoruz yoksa kaçışımızın gölgesini mi? uyurken
uyandırıldım... gizli bir güçsatırların sonlarını görmemi engelleyenâdi bir akisbir nakış ve ötesi yokgen
laf ebelerinin mübarek avuçlarında mı dünyaya gelecek Hakikat? hadi canım, bu kadar yalan neden?
ıstırabı hissetmeden büyüyen çocuklar
büyüdüklerinde daha duyarsız ve dayanıklı mı olacaklar ki?!
kim için bu curcuna? kimler duruyor karşımızda?!
içine mi saklandım yoksa dışarısı mı daha güvenli, bilemiyorum.. o dolabın içinde ne var böyle karanlık maddeler falan mı yoksa hizaya getirilmemiş arzularla donanmış bir sessiz ordu mu bu denli korku? nasıl bir akış ki bu dilin tökezlemeksizin kendi varoluşuna doğru yitiveren..
hattı bulanık bir ufka bakarken oldu bunlartuhaf sözcükler
tanımsız timsahlar dansetti ilelebed
ve kılıçlar çekildive kilitlendi ten
artık yağmur yağmıştır artık mutluyuzdur..
...birileri "Gerçek"i biliyorsa ve eğer "Gerçek" bu kadar betonsu bir tabiata sahipse, reddedilince ne diye yok olsun?!?
29 Ağustos 2007
buradaburasın
göreceksiniz ki bu da bir "Oyun" aslında...
tabii
gerçekten görmek isterseniz!
eminim anlayacaksınız
bu da külfetli bir tertib
ki çok bilinmezli denklemlerin tatbiki mümkün olmayan aksi aslında!
bu kiminizi şizofren yapabilirse
ah ne şanslınız ki öylesinizdir
geri kalanı
önüne bakmayanı
oyun'u oyun olarak görmeyeni
çok zararlı bir şey yapar
şirk olur... oluyor... olacak
gibi de görünüyor daha
tövbe et'e yanaşmayınca
ki et de öz'ü anlamayınca
Yol çok sarp
çok sarp Yol
çok Yol sarp
asıp gittiğinde ömrü
bakıldığın anlara hörmetle gülümseyerek öyle derinden
sırf aşk olsun diye
sırf dokunmamak adına
işittiğin nâmeyi
diğerlerinden saklayacaksın
çünkü sen de
Buradasın!
tabii
gerçekten görmek isterseniz!
eminim anlayacaksınız
bu da külfetli bir tertib
ki çok bilinmezli denklemlerin tatbiki mümkün olmayan aksi aslında!
bu kiminizi şizofren yapabilirse
ah ne şanslınız ki öylesinizdir
geri kalanı
önüne bakmayanı
oyun'u oyun olarak görmeyeni
çok zararlı bir şey yapar
şirk olur... oluyor... olacak
gibi de görünüyor daha
tövbe et'e yanaşmayınca
ki et de öz'ü anlamayınca
Yol çok sarp
çok sarp Yol
çok Yol sarp
asıp gittiğinde ömrü
bakıldığın anlara hörmetle gülümseyerek öyle derinden
sırf aşk olsun diye
sırf dokunmamak adına
işittiğin nâmeyi
diğerlerinden saklayacaksın
çünkü sen de
Buradasın!