06 Eylül 2006

GEZ ~ DÜŞ

gezginler ve düşkünler yağıyor.. elleri
kelepçeli. okyanus yürekli aşıklar!
daha dumanı tüterken Tarihin
salgın bir bekleyişe esir olmuşlar,
gezginler ve düşkünler!

kâh sise kâh yağmura
benziyor gidişlerim kaçarcasına..
kayıp bir denizcinin göğsünde uyanıp
akşam, rıhtımda ve iblis’in gözü üzerimde
Doğu’nun yabanıl tutkularıyla sevişiyorum
ki gezgin elleri nasırlı
ki düşkün beklentisiz.

11 mayıs 1997

25 Temmuz 2006

bir gece apansız

Bakınız, aslında ne çok hayaletim var: Ne çok hasar verdiler bana bilip bilmeden, geceler, günler boyunca; sızlandığım, yaslandığım her şey çöküp giderken, eleverirken yalnızlığı, yanlışlığı; gurbeti ya da bir anda dile gelmeyen öyle çok şeyi!.. Neyse ki ben aralarından daha kolay sıyrılabildim. Neyse ki içimizde hain daha azdı, ısrarla dünyaya kazık çakmaya gelmemiş olanların dışında keyif alınabilecek bir uzama dönüşüyordu şehir bile.

Hayaletlerden bahsediyordum. Kinden mi yoksa? Yoksa kiltanrıçalara, kolay ucûbelere, eşeyli eşeysiz üreyişlere ve ilânihaye her canlıya.. neye dair?

Adımı sayıklayanlar var mıydı? Adımı unutanlar kadar varsalar ne âlâ! Korkup kaçmadan, kurutup geceyi açık kalmış her bir kitabın arasında, şiire ya da yalana gömülüp kalmadan, anlamadan dinlemeden, midemiz kaldırdığınca yaşamak...

Kimsenin gönlünü almaya çalışmadan, havadan sudan konuşup karanlığa daldım delikanlılığıma sığınarak. Her zaman böyle olacak diye bir kaide yok tabii; her zaman bir şeyler ters gitmese insan hayatında, insanın kabahatleri tükenmediğinde, sırf inat olsun diye çığlık atmadığımızda, karalamadığımızda geçmişi olur olmaz hayallere sığınarak, öyle ya da böyle ve de şöyle söylenerek çıktığım merdivenlerin sonunda mutlanmasam seni görünce!

Evet, adımı duymuştun. Adımı duymaktan mutlu olan diğerleri gibi sen de onları düşlemiştin en olmadık yerinde masalın. Ben de böyle demiştim. Kimseyi kaçırmamıştık.. yalandan sevmemiştik.. çocuktuk ya, ondanmış dersin şimdi, sonra küçük ellerini dizlerime koyup ağlarsın.. en çok böyle yaparsın, demiştin.. hikayelerin bittiği yerde.. uzak şehrin küf kokan sokaklarında.. başka bir gezegende.. bambaşka bir genç ölümün kucağında, kalabalıkta, küfrederek ilendiğimiz canavarlar yaratarak da olsa, olmasa da..


Apansız bir kapı açılır.. açılan kapıların yerlerine yenileri konmaz, öylece, ebediyen aralık kalırlar ve bunlar bizi çok çok korkuturlar.. yani hayatın en basit atraksiyonu bile bizi bize hatırlatmaya yeter de artar.. kolayızdır, bakma sen..

bakmadığın zaman da üşürüm.. üşüdüğüm zaman sinirli olurum.. sinirlenmek ömrü kısaltır.. ömrüm kısalınca ağlarsın.. ağlayınca çok üzülürüm.. üzülünce anlarım ki aşk da güzel, aralık kalan kapılar da.. sonra unutup geçeriz bunları, bir çığlık yırtar geceyi ya şehrin kurumuş derelerinden birine kurulmuş ürkünç semtlerinden birinin derin vadisinde, o zaman sarılıp kalırız birbirimize.. cılız bir ışık yakıp, saklanıveririz perdenin ardına, dalıp gideriz vadinin derinliğine.. gözlerimiz bizim gibi cılız ışıklı yatak odalarını arar durur gizliden, ses çıkarmadan elele, öylece kalıveririz sabaha kadar.. bir sigara olsun almaya çıkamayız aralık kapıdan süzülüp, meçhul koridorun loşluğuna.. olsun, kime ne. Kimse anlamasa da derdimizi biz bize böyle yeteriz.. sızar kalırız..

kedimizin meselelerine kafa yorup, yeni hikâyeler istifleriz, her ihtimâle karşın bâbından.. öyle uluorta kimlik bunalımı masallarından değil, her kesimi kıllandıracak cinsten şeyler.. vıcık cıvık aşk enstalasyonları, üzünç konvoyları, yol geçen hanları..

bellek boğazından geçemeyip takılan kelimelerden müteşekkil, eşkâl işlem merkezleri.. böylece, yeniden tecessüm eden akılalmaz kavramlar eşliğinde söylenen atonal şarkılarla, hayatın keyfini çıkarabilmek için didindiğimiz meseleler.. ne lüzûm varsa!

Önce amaç mı?

Sonra kıvam?

Israr ve akla sökün eden hayal.. yo, bunlar çok vahşî arzular olmalı.. bir kıble ve bir lakâp bulmalı.. endişe edinmeli sabaha kadar, ki tadına varmak gerek yazmanın..

yazmak mı yazgı mı? Ucuz şarap lekeli desenli seksapelitesinden sarkan kimlik bunalımı serüvenleri üzerine önsöz yazan kâtibin alaycı bakışları mı?

Hem hepsi hem hiç biri.. hem acemî hem mecbûr..

Dilden de kayıp gider kahramanlar.. hele böyle öznesiz bir yazıtın, menzili muğlak bir yerinde; çok ayıp.. çok çok ayıp..

İnsanlar savaşırken, savaştan ölürken; ölümle pençeleşirken, tebessüm edemediğimizi mi itiraf edeceğiz?.. yok, tüm non-naturel militarist nosyonları bu metne yedirmek gerek, yoksa ne kadar bomba varsa kıçlarına girsine kadar gider...

varsın gitsin kahrolasıca bombabomba-fetişistleri! Neye muktedir olacaklarsa böyle, kimse bilmez; paylaşılamayan ne var?! Çok ürüyorlar.. tabiata metastaz yapmış bir neslin kuzenleriyiz her birimiz.. bir nefes.. bir nefes daha.. tütün ve alkol.. insaf ve azrail..

lâtife edemeyeceğim, ne yazık, sen de onlardan olasın da anlayasın cehennemini yerkübün (küresel bir güzelliğe dilim varmayınca, kelimeler de böyle köşeli ve sakil duruyor cümle içinde, distorsyona uğrayaraktan, yayaraktan.. olsun!) yani sen mi cebinden çıkaracaksın onca meselesini Dünyanın?! yokcanımkimdemiş..

nefret mekanizmalarım kıpraşıyor.. söylemin politize olduğu bir tür kanser vakası sanki.. aşka hükümet edenler değil, akla hükümet edenler olduğundan bu kadar azız.. bu kadar kazmayız aslında.. biz tokuz, belki de ondandır.. çok okuduk, çok düşündük gibi geldiğindendir belki de.. ya da seçemediğimizdendir.. alternatif olamadığımızdan kendi varoluşumuza bile; alternatiflerin fitne fesat gücüne boyuneğme kabiliyetimiz ve kimbilir bu tür melekelerimiz de evrim geçiriyormuş maasuscuktan..

şaka yapıyorum.. şakalaşıyorum..

vadinin bulanık perspektifinde bir köpek uğulduyor.. köpeklerin ve silahların lakırdısını deşifre etmeye çalışıyorum aslında.. satıcıların, alıcıların ve bilumum tecimsel güzergâhın ortayerinde, doğsunubatısına banıp güneyinikuzeyine tersyüz eden bir kavmin tohumlarını gübrelercesine

sadece konuşuyoruz..

biz böyleyiz..



30 Haziran 2006

düzensiz ordu

düzensiz bir ordu gibiyiz şimdi. varlığımızı saçtığımız kent dalgalanıyor. dudaklarımız çatlıyor. boğdurtulmuş bir şehzadenin cansız bedenine saklanıyorum çok eski.
küstah!..
yozlaşmaya bağışıklık kazanmış şu dumansı kalabalığın rahmine pusu kurmuş Hayat-Otlakçıları ve onların şakşakçılarıyla bile mutlu olmaya çaba göstermek dışında daha kaç adım ilerleyebileceğiz Kendimize?
Unut!
Unut tüm yazdıklarımı... adanmış-adanılmış aşkları...
Güz yağmurunu yudumluyorum kasıklarından. Saklı kentler, tenekeAdam’ın paslı dilinden dökülen basit bir şarkı adı gibi şimdi... "Güz Yağmuru.."

Belki de hiçbir şeyi basitleştiremediğimiz için bunca ayrılık.. bunca umutsuzluk...

neden olmasın?!...

izmir/istanbul 95-96

melekler/kentler

bir
çınar
dibine
çöküyorum
yıllardır gülüyorum sanki
yıllardır ölüyorum
bir diriliyorum bir ölüyorum

bu kentin gelenekleri
iklimlerle ve sahte meleklerle değişir!

bu toplum
alkışlarla ve ıslıklarla büyür

güzelliğin terkedildiği dudaklarda ıslanır


kadınlar...
kadınlar, bir kentin paslanmış ayçiçekleri
yani onlar, kirlenmiş düşlerinde bazen
neden öldürmüşlerdir kendilerini
güldiken aşk mektuplarında?

aynasız odamda
resmime bir kez daha bakıyorumöyle

yaşlıyım,
öyle gözüyaşlı...

izmir/istanbul 95/96

I
ücrada yüzümüzün paslı/su----kızgın/an’ı;
belki kurutulmuş lise günlüklerinin
“adın”ı aradığım yaprakları ve çok
geniş ve şehvetten uzak beklentilerle
konuşulamayan bakılan utkusal
cevheri çocukluğun! -yaralı...

çağrılmadan geldi akşamları
ıslak saçları, törpülenmiş tebessümüyle
ismini ararken boşlukta, yitirdiği kelimelerine rağmen mutlu
ve durağan.. alkolün iğdiş etmesiyle
günlerden Pazar
her yer kapalı
yağmur bi’ türlü yağmak bilmez
bir ses.. bir güz.. yeterdi.. yeter mi?
yeni imajların tükenmiş tonlarını kullanarak
bile kızmayı becermeyerek bağırmaya başladığımı
hatırlayamadan seyrelmiş söylem
yetmezdi başka bir şeyleri söylemeye...

bi kenara yazdık bunları
yağmur -neyse ki!- yağdı
sevildiğimi zannettim
dokunuşsuz yaz!gı ve geri dönmeyi isteyen
sıfatlardan soyunarak çerçevelenmiş
tarihi yanılgılar...

bırakıyorum “yaratıcılık” adına denediğim pratikleri
hiç bir içeriğe hiç bir biçem arıyorum

Yol pıhtılaşıyor yeni Bakış’ın ardında
güneş batarken
tutarsız.. kararsız.. sakar.. temas özürlü..

nasıl saklanabilir ki Hakikat!

siktir git” ritminde dans ederken
bir kedi ıslığı
saplandı ense köküme
uçuruma selam durdum
Güzel’e mıhlanırken açlık..

kargı/utanç/çöküş
aralarında nasıl bir bağlantı olsa da ağlasam
nasıl ağlasam Sır’lanmış ölüm arzusunu? Siktir Git!
elektriklİblis kusuyor şuurunu;
zaaflarında dikilmiş otlardan arınarak
vahşi çürük iğrenç
sesim-
-iz...
parazit var dizelerimde
bakışsız kadınlar
bedensiz erkekler
YOK ettim
YOK ettim
...

II

şu atmosfersde “grunge” fışkırıyor adsız
hiç bir Akdeniz.. lütufsuz, yekpare acılar türüyor
kara-yeşil maslarda..
kuşkusuz kuşkusuz kuşkusuz
o dayanılmaz köhnelikteki kentsel inancınız
süsleyecek kaba etlerinizi bu gece
tutku tünellerine saklanarak..
müzik olmasaydı
müzik olmasaydı
duymaz, görmezdim hiç birini
fısıltı uygarlığının gri suretleri
hep o olmak istediğim yalnızlığı yaşattı..
çünkü bir kadını nasıl tükürdüysem
bir erkeği öyle yaladım

bana yanlış yaptınız
yanlış ağladınız
işte o gün ıskaladık ölümü
hazzı kazıyarak duvara
>>>>>>>>>de-crashendo

29 mayıs 1993deü gsf izmir

23 Haziran 2006

ESKİ ŞİİRLER ESKİ MIRILTILAR

suskunluğu ödünç alıp
uyuyorlar işte
yer sarsılıyor..
körküre sarhoş!..

kaçıyorum –ne bahtsızlık, hem de bu gece!
uykum yok.. yudumluyorum anları..
yudum yudum şaraptan artan hazzı
bir sokak iti
hadım ediyor
13/Şubat-1997 İzmir-GSF/Alsancak

bu sefer kan keser kanatlarım gidersem
gidersem rakseder maskeler yüreğim kanser
bir dil sürçmesi gibi yaşanır aşk
bir gündüşüdür
bir gül düşürülür
söner ışıklar

23/Ekim/1995 İzmir-GSF/Kantin 15:30

Elinden mi düşüreceksin böyle? Kırmızıyla yaz adımı ve çek git üzerimden. Hızlanıyorum. Kapandım avuçlarına.. Hızlanıyorum..
zavallılığımızı kusuyorum aslında
istemiyorum birikmişliğini cinnetin ten arifesinde..
neden terkedip gitmiyoruz ki! Neden istemsiz böyle kış? Ellerim, haykırıyor
dudaklarım kuru
inancım yok mu dersin, neden eskitilmiş hüznünü yokluyor böylesine kılıçlar? Darbeler? Kaldırımlara resmedilen
kelle avcılarının o dakik sevdâları, ihânetleri.. ve illâ ki kehânetleri..
izin kalır mı sanıyorsun hâlâ?
dar, ışıksız
komik bir viraj bu
etimin üzerinde
beklemeye başlamadan yaz---dığın hayaller..
bu kez
dağılıp gideceğimizden de korkuyoruz..
belli ki bir yerlerde anlamıştık yaptığımız hataları. Kılıçlar
kaltaklar.. âniden kemâle ermeler.. böyle beceriksiz bir yapılanma anlama dair..
ihtirâsa dair..

keşfetmekten çıkıp, karanlığın
gereksiz bir yerinde, Ân’ın
muhatabı olmayan, halkın
arzıdır tanrıya..

anlaşılmaz bir bütünü temsil edecek bundan böyle
bu kapalı “îmâ” fırtınası dilimdeki..

bu bulanık iklim
sebeplenecek aşkın masalsı inisiyatiflerini

herkese yetecekse madem
dokunuşsuzluğun,
mor hırkanın derinlerinde
saklanacaksan daha tarihten
ve Bizden
ve evinden
ve gelecekten
körleşmeyi kaldırabiliyorsa ruhun
ruhum alınmayacaktır
bundan böyle
her basit
ize..

(bunu kime, ne zaman niye yazdığımı bilmiyorum ama iyi kızmışım herhalde! Hoşuma gitti, paylaşayım dedim şu müphem cemaatle..)

Ân'a dair fısıltılar...

havaların kötü gitmesine mi alışmam gerekiyor yoksa hayatın bir yerlerinde enkaz halinde kalıp tekrar teşekkül edişini tâkip etmenin dayanılmaz yoruculuğunda yenilenmek mi, bilemiyorum..
işte böyle zamanlarda sadece esrimenin ve mastor ruhların ehemmiyeti ortaya çıkıyor!
herkeste bir bunaltı, herkeste bir kıyâmet beklentisi...
herkesin ortalıklardan kaybolmaya çalışması gibi.. "neden?!?!?!?!?!"
bir şeyler paylaşabilmenin bu kadar zor olduğu bir zamanda, kelimelerle yaşanan hazların ve tatminlerin ötesinde ne mânâsı var Hayatın?!
Bilmiyorum.. Herkes kendince haklı..
mı acaba?
bundan pek emin olamıyorum..
elime kâğıdı kalemi alıp yollara düşme arzusunun yerini ne tutabilir ki?!

FLANEUR RUHLAR!
FLANEUR RUHLAR!
Ah Baudlaire amca.. Aaah!..
Okul zamanlarını özledim. İzmir'in karabiber ağaçları altındaki o derme çatma barakalarından nefret ederek de olsa yaşadığım günleri.
mutlaka bir anlamı olmalıydı bunların; oluyordu da!..

sonra yazgıyı düşündüm. yazgının geçişkenliğini.. yazgının elden ele dolaşabilmesini.. yazgının tanrısal-ötesi bir kimliği oluşunu.. unutabilmenin imkânsızlığını.. unutarak çoğalmanın alfabesinin yapraklarından sararak tüttürdüğümüz insanın en dibine, en temeline menzilli yalnızlıkları.. bir tür sosyal olabilme edimlerini..
düşünerek kolladığım fırsatlardan olmaktansa paranoyalarımla edindiğim tecrübelerimi sahiplendim..

bekledim..

hâlâ da bekliyorum.. bekleyişlerin süslü esvâplarını kuşanan kalabalıkların rutinlerinden besleniyormuş gibi yaparak kendime ıssız, tâli bir yol çiziyorum. böylece kundağıma gizlenmiş mecazları daha kolay ortaya çıkarabileceğimi zannediyorum..

neyin gerçek neyin gerçek ötesi olduğunu bile hatırlamıyorum..
bol bol inatlaşıyorum tabiatla.. tabii, tabiat da benimle dalgasını geçmekten alıkoyamıyor kendisini.

şu an içimden geçen bunlar!

01 Haziran 2006

parkın ıssızlığında

parkın ıssızlığında
karşılaştığım yok çiçeklerini görünce
sonuna kadar kokladım..
iştahlı bir boşluk
vücûdageldi.. lâkin maharet
hücrelerimde hissetmekti
imkânsızı...
imkânsızlık şehre feyk atan
pek süslü bir fahişeydi aslında
maksat ayak alışsın
şiirimiz biraz şen olsun
diye, üzerine aldığı
kaldırımlar dolusu ağırlığını
insanlığın,
kahramanca bir edâyla taşırdı
mâlum neticeye...

apansız aşk hatırlanır
apansız fütüristik bir cemaat
şehri sahipleniverir dibinden
olmayacak bir şey değil,
kaybedilen yılların muhasebesini tutmadan
kör vantriloğun dile geldiği
serin yaz akşamlarında
bir kadeh rakı
eşliğinde depreşen eşkıya yürekli

birdenbire

birden bire
baht dönebilir aramızda
sen öylesine erkek
şahlanır
ve ben öylesine kibar
yok olurum ki,
yeri gelince
şiddet un ufak olur
düş bile
olur
yatağımı paylaşır
yeri gelince
olur a,
pıhtılaşır lâf
olur a,
seçemez gül toprağını
dokundukça silinir
dokundukça unutulursun


tanrının alelâde çizeceği
kâh siyah
kâh beyaz
bir renksizlik olursun...

mevcut ölümlerdeki söz
buruşur
ki ebruli bir
yazı kalır
dudağında...

14 Mayıs 2006

CENK KOYUNCU'ya VEDA...

Şair, editör CENK KOYUNCU varolmanın başka bir boyutuna göçmüş.. Az önce küçük İskender'in telefonda söylediği gibi, Cenk çok iyi bir insandı ve iyiler ne yazık ki erken ölürler..
Bu, bizlerin kötü olduğu anlamına gelmiyor tabii..
Bilemiyorum.. Ölümlerin arkasından bir şeyler söylemek çok zor.. Hele de böyle erken ölümlerin.. Eşinin âni ölümü henüz bir yıl bile olmamıştı.. Sanırım kavuştular birbirlerine...
Umarım çok acı çekmemişsindir Cenk..
Seni Seviyoruz!...

09 Mayıs 2006

iz

sesin ağırlığını keşefeden bir kuş havalanıyor ağır ağır
çukurkent'in esrarlı sokaklarında ihaneti keşfedecek sanki
...
herşey çok dokunaklı olmuş.
durup baktığını hissettiriyor.

nedensizce dillenen eğreti bir şarkı bu..

05 Mayıs 2006

"Zemberek Valsi" Düğümlenmeleri © 2005

162.
aklın kuklası olmaya hazırlanırken kaybedilen onca savaşın adını koymakta öylesine zorlanıyordu ki adam, en sonunda çareyi Hiçlik'te bulmuş.
özlerin buruk anlarını hicvederken
sessizliği korku tünelinde aramaya başlamış.

163.
mihenk..
kara tahtada kartezyen söylemin doğurduğu zihinle
acıya ve unutuşa ibadet etmiş çocukların son dilekleri yoğunlaştırılmış bir sükûnet
ya da babalarının yanaklarına konduracağı ılık bir bûse olacakmış.

neticede ten
kömürleşecek. Umutluluk da kanayan sonsuz bir arzuya yönelecek.
yani an yırtılacak.
dilsiz gürûh şarkı söyleyebilecek.

....

152.
biz de o eski büyüyü resmetmeliyiz belki
deliliğin üstâdlık mertebesine
zembille inen küçük kızın parmaklarıyla

153.
uçurtmalara ve o sessiz temaslara
"şans" deyip
geç...

....

146.
leş gibi otobiyografi kokan adamın salyaları akıyordu..

kadın onu tanıdı ve sevişme teklif etti
adam ufak bir dil harekitiyle ağzını temizleyip
nazikçe reddetti bu aymazlığı:
"bir yudum daha mı? asla..."

147.
boşluk temizleyici penceredeki buğuya sihirli kelimeyi yazana kadar yaz gelmişti her yere...

Vızıltılar

aniden baktılar..

birilerinin nefretinden yaratılan kelebekler, karanlık odanın boşluğunda uçuştular..

Aşırı anlamlandırılmış gerçeklikler, bir süre sonra hissizleştiriyor varoluşu.. Bir bakıyorsun aşık oluyorsun, bir bakıyorsun unutuyorsun. Bir bakıyorsun her şey Yalan! Ya da şiddetle tavsiye edilen bir hayatın kenarından azıcık tadayım derken çoktan onanmaz bir salgının ağusuna kapılıvermişsin sen de..
Dilinin ucuna kadar gelen küfrü tuttuğun anda, karşında akıllı uslu görülen yalvaçların ismini soysuzca taşıyan ucûbeler kendilerini adam zannedip, sessizliğinle bir kat daha güçleniyorlar..

herkesin haklı olduğunu zannettiği bir yanı var ya,
alıp bunu kıçlarına sıkıca sokup bir daha düşünsünler!

sırf bu yüzden kelimelerin açtığı yaralardan girip başlıyorum okumaya hayatı yeniden..
sırf bu yüzden menzili belirsiz hikayelere kapılıp gidiyorum..
sırf bu yüzden iltihaplı varlıklarına temas eden tüm böceklerden kaçmaya çalışıyorum..

dilin dibe vurduğu bir an olduğunda çok sık arkama dönüp bakmamayı yeğliyorum. aksi taktirde pek bir şey yazamadığımı farkediyorum. Buranın benim için nasıl bir anlamı oldğunu tam olarak kestiremiyorum. Sadece varlığımı değerlendiriyorum bir şekilde.

Zamana tesadüf eden ne varsa öyle cinsiyetsiz ve öyle lânetli ki.. hiç bir şeyin hesabedilemez oluşu, geleceğin iktisatyoksunu non-existence sanrısı...
ve yine kelimelerden müteşekkil kovuğumda Ben ve Birileri
sessizce buluşmaya devam edeceğiz, kimbilir!..

06 Nisan 2006

ilk kez bir sinyal geldi uzaydan.. birilerinin okuduğunu görmek iyi hissettirdi.. sağol Özgül, her kimsen ve neredeysen.. (thank you Ozgul!)



İkiiyüzlü, cahil politikalarla bir yere varılmıyor. Kimse bunu bilmiyor mu?
Şiddetin anatomisini çizmeye başlamak gerekiyor bir an evvel.. Bu işler de politikacılara ve/ya onların kara cahil izlerlerine bırakılamayacak kadar ciddî mevzûlar..

Bir yerlerde hata yapılyor. Kimse yapılan hataları görmek istemiyor. Bir an evvel teşhislerin doğru olarak konulması geekiyor ki, tedaviye geçilebilsin..
Ama değil teşhis koymaktan, daha hastaya nasıl bakılacağını bile bilmeyen cahil-aydın/entelektüel ve bilumum benzeri, ortalıkta bi haltmış gibi dolanıp duruyorlar..
Bunları nereden mi çıkarıyorum; gayet basit, hiç bir ilerleme kaydedilmiyor, olduğumuz yerde kaldık.. Gerilemek mümkün değil tabii ki de, gerilmek çok tabii oldu..

Sapla samanı birbirinden ayıramayan Çoğunluk ile Varlığından bîhaber bireyler..

Kızmamak, delirmemek için çok bilmek gerek..

Ülker Yıldızının ansızın parladığı puslu bir vakitte, Tarihi keşfettim yeniden.. yeniden.. yeniden.. yeniden...

30 Mart 2006

mırıldanışlar - 3

"Onlar"ın dilinden hiçbirşey anlamıyorum artık.. Bunca beklediğimlerin kıyısında köşesinde, varoluşun dipsiz sabırsız hallerine rağmen, nedense başka türlü bir unutuşun sabahından izlere rastlıyorum.
Kimbilir, belki de ben yanılıyorum. Hayatın ne kadar aptalca zevksizlikler üzerine kurulu olduğunu unutuyorum. Tarihi tahrip eden varlıklarından bıktım.
"Onlar"la bir arada yaşamak ne kadar da zormuş meğer.. Keşke bunları daha önce farkedebilseydim.. Maamafih kolay olmuyor insanın böyle şeylerin birden bire farkına varabilmesi.. Hele hele bir de el kadar bir bebek halinde gönderildiğinde, o kadar şuursuz bir duruşu oluyor ki..
Neyse.. Saçmalamak da gerekiyor zaman zaman.. Saçmanın mantığını keşfetmek için yeni yollar keşfetmek gerekiyor..
Bakıyorum da ne kadar tâlihsiz bir Zaman bu hepimiz için!..
"Farkındalık" cehenneminde yaşamak kadar şuursuz bir şey..

Bol bol STRAVINSKY dinliyorum, ne bok varsa!.. İyi geliyor belki.. Ya da tümden cinneti kolaylaştırıyor..
Cinnet işe yarar şeylerle bir arada gelebiliyor.. Cinnet faydalı bir duruma dönüşebiliyor..

13 Şubat 2006

sabah sabah

zamanın soyutlandığı anlarla soyutun inine vardık birkaç eski dost.. bir şey olmadı! oysa korkuyorduk..

Ne zaman yanımdan geçse yalanlarıyla Hayat Neferleri, eşkâlsiz ve mutsuz.. ve şehri şuurdan tasfiye ederek çoğalarak
böyle yaparak karıştığımız pusu sahiplenerek
yenidendoğuşun vasatî marjinalleriyle
kapı kapı dolaştık..

28 Ocak 2006

Kıyamet Provası

(jan saudek - Purgatory No. 354, 1987)


sonsuz bir tahrik; anlam ile ân arasında.. içimizdeki bütünlük hissine tekâbül eden sebepsiz bir yenidenvaroluş arzusu bile bir süre sonra kemikleşmiş bir yalana dönüşüverecekse, neden onca kıvranmak? neden kimseye bir dert anlatamamak?
herkes yalnız.. herkes yalnız..

"kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime
titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbâlime.."

ya da

"içimde yılgın düzgârların ayak sesleri.."

hissiz, tercüme ederek varoluşu
yenilenerek ve iknâ olarak
tecrübe etmek mi gerekecek bundan sonra?

hiç bile.. ONLAR'la iletişime geçmek için bu da yeni bir yöntem.. beni aradıkları yerde bulamayanlar, yani Ötekiler, yani Şuuraltı Medeniyetimin yüksek mercîlerinde ikâmet eden birkaç eski dost fosilinin pre-historik tecessüslerine cevâben tecellî edeceğim..

ben buna da bir tür KıyâmetProvası adını veriyorum..

27 Ocak 2006

TIM BOOTH and ANGELO BADALEMENTI



















(photo: jan saudek-in the fine art gallery - 2001 )

DANCE OF THE BAD ANGELS

What a journey
So hard to describe
Your harbour so small
The ocean so wide
Spin the wheel, spin the wheel
Go wherever she spins
Surrender to this wave that's rolling in

Homing fingers
Starting to dig
Raising expectations
Lifting the lid
There's a show going down
Going deeper within
I long to lose myself
Inside your skin

What a feeling under the stars
My body's rotating from Venus through Mars
There's a war going on
Between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart

I'm so shaken, about to explode
The myth of kissing princes is they turn into toads
There's a war going on
Between the sun and the moon
Before they come to terms, we'll be consumed

Oh my God
Please take me now
I'm ready for ascension
If I only knew how
Give me wings, give me wings
Now I'm stuck on the ground
Receive this blood and bones
I'm homeward bound

See the statue growing wings
This singer was a virgin
Until he conceived
God is love, God is love
And her lover I'll be
I long to leave the world in ecstasy

Dance with me around this fire
The dance of bad angels who'd love to fly higher
God is love, God is love
And her lover I'll be
I long to lead the world in ecstasy

25 Ocak 2006

hissedilen şey

 Posted by Picasa

Günce

Fecî bir kar fırtınası, dün geceden beri devam ediyor İstanbul'da.
Memleketin bütün ajansları bunun gelişini adetâ bir felâket olarak verdiler. Medyanın "şuursuzluk yaratmadaki" üstün başarısını biliyoruz.. Bu da onlardan biri.. Herşeyi derin oyunlar ve yalanlar tezgâhından geçiriyorlar.
Medyanın varolması için gereken şey de bu zaten. Felâket duygusunu canlı tutmak!.. Baudrillard, terörü yoketmenin en iyi yolunun -ironik olarak- medyayı terörize etmekten geçtiğini söylüyor bir yerlerde.. Sanırım Çaresiz Stratejilerde olsa gerek.
Neticede felâket falan olmadı. Kar yağmaya devam ediyor. Herkesin altına araba almasına lüzûm yok.. Herkesin altına araba çekmesiyle olmuyor hayat. Olmasın varsın.
Şehirleri ideolojiler biçimlendiriyor.
İstanbul'u biçimlendiren hiçbir şeyin olmaması, şehrin tarihsiz, fikirsiz ve gelceksiz olmasına sebep oluyor.
Deprem olmadan depremin olma ihtimâline dair yazılan senaryolar çoktan olası felâketin boyutlarını aşmış durumda..
Depreme dair yapılan haberlerin medyadaki iktisadî büyüklüğünü hesaplarsak, sanırım olası felâketin büyük bir bölümünü karşılayacaktır..

* * *

"The intellectual effect of the catastrophy is to stop things before they reach their end and to keep them in the eternal suspense of their perishing." (j.b)



mırıldanışlar - 2

Yeterince hırçın olamayıorum belki de sorun buradadır, bilemiyorum. Kimsenin kaale almamasını anlayabiliyor muyum, bilemiyorum. Bu işler biraz zor. Biraz kasvet gerekiyor ruha. Biraz erdem ve biraz inat..
Kİmilerinin zırhlarından çıkmamak için özel bir gayret gösterdiğini farkedince, taleplerimin yerine getirilmemesine daha da hiddetleniyorum.
Baksanıza, herkes sahte bir duruşu benimsemiş bir kere!


*** ***

F. Nietzsche Ne Diyor "İnsanca, Pek İnsanca"da...

"S a n a t ç ının hakîkât duyusu - Hakîkâtlerin görülmesi açısından, sanatçının ahlâklılığı, düşünürünkinden daha zayıftır; yaşamın parıltılı, derin anlamlı yorumlarından kesinlikle alıkoyamaz kendini ve yavan, sade yöntemlerden ve sonuçlardan uzak durur. Görünüşte insanın daha yüksek bir onuru ve anlamı için savaşım vermektedir; hakîkâtte ise kendi sanatı için 'en etkili' ön koşullardan, yani fantastik, mitsel, muğlak, aşırı olandan, simgesellik duyusundan, kişinin abartılmasından, dehâda mûcizevî bir yön bulduğuna duyulan inançtan vazgeçmek istemez: bu yüzden, kendi yaratım tarzının sürmesini, ne kadar sade görünse de, her biçimdeki hakikî olana bilimsel bir adanmadan daha önemli bulur." (
İnsanca, Pek İnsanca s:142/146 - İthaki Yayınları)